Hep birbirimize soru mu soracagiz. Yok, nerde para cekilir, M.J. cekilir, dert cekilir, niyet cekilir. O vize nasil alinir, bu vize nasil alinmaz. Transit salonunu transit gecme ihtimali nedir falan diye.
Korku olsun, komedi olsun, gerilim olsun, macera olsun, ask olsun, entrika olsun, dram olsun, spor olsun, belgesel tadinda olsun; adult olmasin o sizin ozeliniz; anlatin iste enteresan, ilgi cekecegini dusundugunuz Kanada hikayelerinizi...
Eminim, en onemsiz gibi gozuken, en ufak ayrintisindan bile bilgi ve deneyim cikaracagimiz yasanmis hikayeleriniz vardir.
ilk ben koyam ozman (2gun once koymustum ayri bi yere, direk copy-paste yapiom)
'''suan toronto'daki illk gunum...homestay konaklama secenegi kullaniyorum, iyi bir yer...hava ben aksam 8.30'da indim 25dereceydi ancak customs'a giderken az usur giib oldum sanirim 25dereceyi sicak olarak dusunup klimalari calistirmislardi :)
homestay sirketi airport pick-up icin 85CAD(banka komisyon fiyatlari haric) istediler ancak ben bu secenegi kullanmayip kendi imkanlarimla geldim...bagajlarimi alinca direk info deske gittim, bu adrese en iyi nasil gidebilecegimi sordum, 192 numarali otobuse atla, kipling'e kadar goturecek orda subway ile su su durakta in dedi bayan (2.75CAD otobus+subway) ordan da suraya dogru yuru dedi ama artik ben subwayden cikinca bi taksi tuttum o da 10CAD dolarina goturdu istedgim adrese yani cok deli kar ettim (sora sora bagdat bulunur) :)) ayrica insanlar bu kadar mi iyi olur!!inanamazssin...polise, subwayde calisana sordum emin olmak icin hepsi o kadar kibardilar ki...sonra birde subway'den yukari cikacaktim, bilenler bilir az yuksek bi yer 2 tane 20kg valiz ve buyuk bi el cantasi ile cikmak icin..neyse yukaridan bir bey iniyordu, dedi yardima ihtiyacin var mi, ben daha tam cevap vermeden, ver birini dedi yukari kadar cikardi...gercekten cok kulturlu ve insana deger verilen bir yer, secimden cok memnunum daha ilk gunden :) '''
TheOg, ilk izlenim cok onemlidir sansli baslamissin. Gercekten insanlar cok farkli , umarim hepimiz onlardan az da olsa insanlik kapabiliriz. Calistigim sirkette ki direktorum Turkiye seyahati sirasinda havaalaninda cikip Sanirim Taksime gitmek icin havas servisini kullanmislar arama sorma esnasinda bir yurdum cevvalimiz direktorun valizleri kaptigi gibi servis otobusune yonlendirmis sonrada 'money give me' diyerek olayi ozetlemis. Bizim ki biraz sasirsa da bozuntuya vermeden 10 lirasini kaptirmis. Bana anlattiginda dedim iyi cantayi kaptirmamissin 10 lirayla kurtarmissin.
Bu olay havalaninda basina geliyor birde SultanAhmet taraflarini varin siz dusunun. Turkiyeden bakinca cok tanidik ve bilindik geliyor ama siz buraya geldiginizde ayni duruma maaruz kalsaniz devamli sizi birileri paranizi almak icin zorlasa ?
----------------
Pizza sektoru ; tecrubeyle sabittir . ne yasanmisliklar-ne deneyimler.. Aman diyeyim , cengaverlik edip de aileden para almayacagim ulan derseniz gencecik yasinizda buyuk bel fitigi baslangici teshisi konulabilirsiniz.
Yazacaklarim var ama kafamin bos ve vaktimin bol olmasi lazim.
Tarih 28 aralık 2007. Vancouver International Airport, British Airways ticket desk.
Sırada bekliyorum. Bileti değiştirp erken gidicem. Sırada 4 kişi bekliyoruz. Önde 3 kişlik punk grubu var. En önde de bir bayan bir erkek var. Arkamda da İngiliz bir bayan var. Hoşsohbet ediyoruz işte nerelisin neden buradasın filan. Aksanı biraz değişik bildiğiniz üzere, ama beni etkilemiyor bayım biliyorsunuz. Neyse bayana sıramı verdim. Önümde bir İngiliz bayan ve bir erkek bir bayan çift var.
Bay ve bayan çift olan İngilzce konuşuyorlar. Belli Türkler. Arada sırada türkçe kelime filan kullanıyorlar. Neyse gidip tanıştım merhaba filan. Onlar da bilet alıyorlarmış dönüş için.
İşimi halledip vedalaşıp şehir merkezine gitmek için otobüs durağının yolunu tuttum. 19:43 otobüsünü beklerken baktım o Türk arkadaşlrda geliyor. Otobüse birlikte bindik. krismıs olduğu için otobüsler bedavaymış. Otobüste boş yer olmuyordu genelde ama yemek saati olduğu için havaalanında kimin işi olcak?
Karşılıklı oturup sohbet ettik. İyi kötü anılardan bahsettik. Dönüştürücü arıyorlarmış. Şey yani, hani şu Türk fişleri kanadada olmuyor ya, onun için. İşte laptopuma olur mu diye filan sordu. Amerikayada gitmiş arkadaş. Dönüştürücü nerden alınacağını bilmiyormuş burada. Hemen internet özelliği olan ve çok ucuz olan cep telefonumdan dönüştürücü satan yerin adresini bulup verdim. Teşekkür ettiler. Kibarcasına.. Sonra telefonlar hakkında sordu. Telefon arıyorum filan dedi. Dedim bende "15 ocakta dönüyorum. dilersen bu telefonu sana verebilirim" dedim. Sevindi olur filan dedi. Telefon numaramı, email adresimi verdim, gitmeden önce arayacak ve telefonumu verecektim. Hem son kez görüşecektik..
Biraz sohbetten sonra onların durağına geldik, onları starbucks cafede bir bardak kahve içmeye davet ettim(Orange mocha frappucino favorim). Kahveleri ben ödeyecektim tabii. Yine kibarca, reddettiler.
Durağa gelince düğmeye basıp şoför beyi ikaz ettiler. Sonra çantalarını alıp elimi sıkıp oradan ayrılmak üzere kapıya doğru yöneldiler. İlginçtir, Vancouver'da otobüslerde, kapıyı açabilmeniz için, şoför kapıyı aktif ettikten sonra sanırım, bir yeşil ışık yanıyor. Yeşil ışık yanınca kapı üzerindeki tutunma aparatı olarak kullanılan boruları biraz ileri ittirmeniz gerekiyor, havalı kapılarda kolayca açılıyor. Fakat zaman geliyor, şoför bey, kapıyı aktif etmeyi unutuyor. Öylece duruyor durakta. Yolcularda orta yükseklikteki ses tonuyla "back door please" diye sesleniyorlar. Bu sayede şoför bey kapıyı aktif ediyor ve yolcuda boruyu ittirip kapıyı açıyor.
Bizimkiler kapının yanına geldiğinde otobüs durmuş onların inmelerini bekliyordu. Bir yandan da bana gülücükler saçıp yakşamlar diyorlardı. Her şey o anda oldu. Şoför kapıyı aktif etmişti, yeşil ışık yanıyordu, fakat olmaz, çünkü arkadaş illa artistliğini yapacaktı. Çok yüksek sesle "back door please" diye bağırdı. Halbuki kapı aktifti. Tek yapması gereken boruyu itip kapıyı açmaktı. Öyle bağırınca, otobüs sakinleri "kapı açık" gibi homurdanarak boruyu ittirip kapıyı açtırdılar. Gençler hızla otobüsten inip, arkalarına bakmadan hızla gittiler.
Ve o gün bu gündür, ne gelen bir mail var, ne de bir telefon çağrısı. Tuhaf yani, herkes onların benim çok samimi arkadaşım olduğunu zannedip, eleman öyle bağırdıktan sonra bana bakmıştı. Bende utanmıştım biraz.
O günden sonra, otobüsteki hiç bir Türkle bu kadar samimi olmadım.
Ben mi? Ben hiç "back door please" diye bağırmadım... Bağırmazdım da.. Bağırmam da...
Sanki 500T ile Tuzla'dan 4. Levent'e gidiyor da acilmayan arka kapi icin onde para toplayan sofor muavinine bagiriyor ayiogluayininoglu! Demek ki otobus kalabalik olsa, arkadan binip one deste deste akbil gonderenler gibi, validation icin ticket de gonderecek.
Yazı biraz uzun olduğundan tek mesaja sığmıyor. Partlar halinde devam ediyor.
PART 1
Tarih 27 Haziran 2007 - Saat: 14:15 (local), Vancouver International Airport Dış Hatlar Geliş Terminali....
LH 492 sefer sayılı, Frankfurt - Vancouver uçağından yeni inmişim. İlk defa uçağa binmekten ve ilk defa farklı bir ülkeye gelmekten dolayı çok çok heyecanlıyım.
Filmlerde filan görüyoruz, simaen tanınmayan birisi uçakla geliyorsa, geliş terminali kapısında o kişinin adının yazılı olduğu kağıtlarla insanlar bekler. Kendi ismini bulursun o kişiyle tanışıp gidilecek yere gidersin. Bende öyle bekliyorum. Yani beklemiyorum öyle olması lazım çünkü başka imkan yok.
Pasaport kontrolden geçip bagajlarımı almaya gittim. Bagajları elime alıp kapıya yöneldiğimde tüm gözler bana yoğunlaştı. Oradan birisine göz kırpsam direk alıcaklar beni. Dikkatlice insanlara baktım. Adım yazıyormu diye. Malesef "Erim Tuna" yazısını yada ona benzer bir yazıyı göremedim. Yapa yalnızdım koskoca Kanada'da. İnanın bayanlar baylar öyle hissediyorsunuz kendinizi. Biraz geride bıraktıklarınızı özlüyorsunuz sonra kafanıza başka düşünceler girince kayboluyor bu özlem. Daha yeni gelmişsin ne özlemi zaten?
Edirne'den, evden İstanbul'a havaalanına gitmek üzere çıkarken, son olarak kontrol yaptım unuttuğum birşey var mı diye.. Yoktu ama son anda dedim ki "bu galakside çok cucumber insan var gideceğim evin adresini telefonunu filan yazayım" dedim. İyikide yazmışım.
Geçtim insanları havalı bir celebrity gibi. Sonra düşündüm yıldız olmak zor. O kadar insan sana bakıp ilgileniyor, onları geçince koskoca ülkede yapayalnızsın.
Yolculara yardımcı olmak üzere görevlendirilmiş bir zenci bayan bekliyordu. Racist değilim, zenci olduğunu söylemem o anı hayal etmeniz açısında kolaya olacaktır diye düşünüyorum. Saçları mısır şeklinde örülmüş güler yüzlü yardımsever bir bayandı. Önce göz göze geldik, yardıma ihtiyacım olduğunu anlamış belli ki, insan sarrafı mübarek. Önce pas vermedim. Biraz baksam hemen yanıma gelip yardımcı olmak isteyecekti. Yabancılaşıyor insan işte. Kimseyle muhattap olmak istemiyorum.
Elimde bagajlarla havaalanın ortasında ne yapmalıyım diye düşünüyordum. Biraz bekledim ki dedim bayan beni tanıyor herhalde, gelip alacak. Bekle bekle yok. 10 dakika 15 dakika.
Sonra baktım gelen giden yok. Evden çıkmadan önce yazdığım numarayı arayayım dedim. Gidip para bozdurdum. Telefonla aradım. Şöyle bir diyalog geçti, İngilizcem pert tabii.;
-Hello. My name is Erim. I just arrived, i am in the international arrivals terminal, can you pick me up? -(gırtlaktan gelen bir sesle) HĞA? (burda çok danzig birisiyle tanışacağımı kesinleştirdim) - I am Erim from Turkeyyy!!! (yüksek sesle) -(yine gırtlaktan acaip bir ses) HEĞAĞ? -I am at the airport terminal. come and pick me up, i have yellow tshirt and i am fat. -(gırtlaktan ses) hğokey weeer yü new (bunu söylediği gibi yazdım. yani onu weer yü new diye okuyun)
bundan sonra telefonu kapattım. Belli, ya benim İngilizce iyi değil ben anlatamıyorum derdimi, yada kadın anlamakta zorluk çekiyor.
Daha sonra yardımcı bayanın yanına gidip "merhaba beni buradan alacaklardı ama gelen giden yok. rica etsem şu numarayı arayıp bayandan gelip beni burdan almasını söyler misiniz" dedim. Beni alacak bayan İngilizcemi anlamıyor zannetmiştim. Yardımcı bayan daha iyi izah edebilir diye düşündüm. O anda aklıma yanında kalacağım bayanın cehennemdeki kalantör bir zangoç olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Bayan, yanında kalacağım kişiyi arayıp yerimi tarif etmişti. Beni dışarı gönderdi "orada bekle seni alacak" dedi. Kendisine teşekkür edip terminalden çıktım.
Terminalden çıkınca karşıdan karşıya geçerken tüm arabalar durdu. En önde Hindistan asıllı taksici vardı. Bütün arabalar durmuş, en öndeki Hindistanlı taksici bana bakıyor, ben ona bakıyordum. Önce bir problem var diye düşündüm. Daha sonra baktım yanımdaki insanlarda geçiyor. O sırada zaten Hindistanlı sürücü el hareketini çekmişti bile.. "Geç" diye.
Daha sonra cep telefonumu açtım baktım çekiyormu diye. Güneş tepede, hava acaip sıcak. Ama telefon saatin gece yarısını çoktan geçtiğini gösteriyordu, çok ilginçti.
İkinci dumur, ilk dumur etkisini kaybetmeden bomba gibi gelmişti. Daha ne kadar dumura uğrayacaktım? Daha ilk deneyimimde bu kadar dumur ağır geliyordu.
Demeden üçüncü dumur geldi. Subaru geldi. Ya bildiğimiz subaru işte. Çok sevdiğim arabadır subaru. Subarı Outback.
Üçüncü dumur yine etkisini kaybetmeden dördüncü dumur balyoz etkisiyle geldi. Arabadan inen bayan bildiğimiz kalantör bir zangoçtu. Bildiğimiz kalantör. Geldi "hi, hello" demeden direk çantamı alıp arabaya koydu ve neden geç kaldığını söyledi.
İlginç insandı Esther.
Arabaya bindiğimizde bayan etraftaki köprüleri, sağı solu tanıtıyordu. Ve işte o can alıcı soru geldi;
"Aç mısın?"
Aç olmak ne demek... Kıvranıyorum resmen açlıktan. Uçakta verilen yemek yetmiyor. Bu bünyeye yeter mi zaten? Normal standart insan yemeği o.
"Evet çok açım, hemen bir şeyler yemem lazım açlıktan ölüyorum" dedim. Derkende aklımdan burger king, mc donalds gibi ünlü fastfood zincirlerine gideceğimiz geçiyor. Sonuçta Kanada'dasın.
"Ben seni çok güzel bi yere götürcem şimdi" dedi. "Tamam" dedim içimden. "McDonald's'tayız".
Bayan köprüyü geçip biraz gittikten sonra otoparka girdi. İş hanı gibi birşeydi gittiğimiz yer. Sanırım adı "Osaka" idi. "Osaka" yada buna benzer Japonca bir kelime. İnanır mısınız bayanlar baylar, çalışanından müşterisine herkes, herşey Asya'dan. Bir tek ben normal gözlüyüm. Acaip sırıtıyormuşum gibime geldi.
Bayanla içeride biraz ilerledikten sorna yemek satılan bir bölüme geldik. "Seç beğen hangisini yemek istiyorsun" dedi. Baktım baktım baktım... Kıllı kıllı karidesler mi, domuzlu pilavlar mı, çamur gibi etler mi istersiniz... Tüm bizarre yemekler oradaydı. "Ben anlamam, yeşil biber ve domuz olmayan bir yemek seç" dedim.
Bir şeyler aldı. Kıyak olsun diye de tadı samana benzeyen (tatsız tuzsuz yani) soğuk bir içecek aldı. İçinde karamel topları var. İğrenç mi iğrenç. Sırf kıyak diye alıp içtim ki yarısından birazı kaldı.
Eve doğru yola koyulduk. Dumur üstüne dumur, sayamadım kaçıncı oldu. Hayal kırıklığına uğramıştım. Bayanın soğuk tavırları da beni bir hayli germişti.
Yoldaki evler, yapılar beni bayağı heyecanlandırmıştı. 17th ve Oak St.'teydi ev. Hiç unutmam.
Eve geldik, Amerikan Hollywood filmlerindeki evler gibi. İki katlı, bahçeli müstakil ev. Yeşil bahçesi, garajı filan var. Eve arka kapıdan girdik. Kapıyı açtığımızda yoğun bir koku karşıladı bizi güler yüzüyle. Hoş geldiniz demişti çatlayan burun damarlarıma. Hoş bulduk deyip içeri girdim. Kirli bir ocağı vardı. Dolabın üzerinde de marker ile yazılmış bir not "THX 4 THE DINNER" vardı.
Bayan yemekleri hazırladı. Birazda pilav koymuş. Pilav değil aslında. Suda kaynatılmış pirinç. "Annem" dedim, "nerede şimdi o tereyağlı, şehriyeli pilavın"....
Yemeği getirdi. Biraz sapsarı yumurta, biraz pilav, biraz marul ve aldığımız o etler.
Tatlı et.. Evet evet yanlış duymadınız tatlı et. Bildiğimiz şekerli acaip tatlı bir et. Dana eti. Beef diyorlar orda, bilmeyenler için. Dana etine yani.
Dışı çamurla kaplı tatlı et gördü bu mide. Bozuldu tabii. Kim dayanır o yemeklere.
Yemekten sonra odamı görmek ve eşyalarımı dizmek istedim. Zaten bu sıralarda bu evde kalamayacağıma inanmaya başlamıştım. Bağyan beni odama çıkardı, bende şahane bir oda bekliyorum böyle geniş filan. Ya bazende düşünüyorum sanırım benim beklentilerim çok fazlaydı. Neyse odada airwick'in koku yapan bir kokusu vardı. O kokuyu hiç unutmam, bilinçaltıma bir çivi gibi çakılı adeta. Nerde koklasam hatırlarım.
Yatak rahattı. Cidden rahat bir yatak vardı. Serin birde hava. O zamanlar çok sıcaktı buralar. Vancouver cennet gibiydi benim için. Gri bir gök yüzü, ılgıt esen rüzgar, Esther ve kedisi... Şahane ambians.
Daha sonra laptopumu açıp evdekilere haber vermek için internetin şifresini istedim ve prizlere bir göz attım. Yok, Türkiye'deki gibi değillerdi. Converter'a ihtiyacım olduğunu ve bu gün kolay bir yerden alıp alamayacağımı sordum. Bayan bu gün gidip alabileceğmizi söyledi.
Arabaya bindik, uzun bir yolculuktan sonra Safeway'e gittik. Çeşitli dönüştürücülere baktık fakat çok pahalıydı. Çünkü hepsi set halındeydi. Bir çok aygıt vardı pakette. Bana tek lazım olan bir dönüştürücüydü. Sonra gezinirken çeşitli tişörtler gözüme çarptı. bir kaç tane aldım. Yanımda Amerikan doları olduğu için, bayana durumu izah ettim. (o zamanlar Amerikan doları ile alışveriş yaparsanız, Kanada dolarına eşit sayılıyordu). Sağolsun tshirtleri aldı kendi parasıyla. 60-70 dolar gibi birşey tutmuştu. Trink çıkarıp verdi.
Yine uzun bir yolculuktan sonra "foreign electronic" diye bir yerden coverter almaya gittik. Orda 3 dolara basit bir converter bulup eve geldik. Evde laptopu açıp internete bağlandım ve evdekilere buranın çok güzel olduğunu, burasının yaşamam gereken yer olduğunu, rahatımın yerinde, güvende ve çok mutlu olduğumu belirten bir email gönderdim.
Fakat niyeyse kadının hal ve hareketleri hoşuma gitmiyordu. Evde kedi vardı zaten. Ağır bir koku ve kıllar... İlginç sabah kahvaltıları. Pilavla kahvaltı....? Ben yemiyordum tabi. Sabah kadın işte oluyordu. Yemeği çöpe atıp Boston Pizzadan büyük boy pizzalar söylüyordum.
İlginç insandı Esther.
Bir kaç gün kaldıktan sonra Tankut Bey'e burada kalamayacağıma, kalmaya devam edersem bu güzelim şehir Vancouver'dan tiksineceğime inandığımı belirttiğim bir email gönderdim.
Kadınla bu birkaç gün içerisinde biraz gezmiştik, Tankut Bey ile görüşmeye gittiğimde bırakmıştı beni. Arabayla gezdirdi yani. Hakkını yememek lazım.
Sağolsun Tankut Bey, diğer Kanadam.Com çalışanları gibi, paradan çok öğrenci konforuna ve mutluluğuna önem verdiği için, bana başka bir yer ayarlayacağına dair söz verdi. "Sana çok güzel bir yer ayarlayacağım" demişti mailda. Hala duruyor emaillar.
Esther belli ki onun yanından ayrılacağımı duyunca biraz sinirlenmiş. Eve gelince biraz söylendi. En son can alıcı nokta "ben sana yarım depo benzin ve bir sürü para harcadım" idi. Bir küfür etmemişti ki eğer etseydi, bunu söylemekten utanıyorum ama, biraz tartaklardım kendisini.
Kendisine kaç para borcum olduğunu sordum ve yanında kaldığım gün sayısıyla günlük kaç para alacağını çarpıp toplam bir fiyat çıkartmasını istedim. 200 küsür dolardı.
Tankut Bey'den olumlu maillar gelmeye devam ediyordu. Çok güzel bir yer ayarlamıştı. Pazar sabahı sevkiyat gerçekleştirilecekti.
İlginç insandı Esther.
Pazar sabahı Tankut Bey, üşenmemiş, kızmamış, yorulmamış, masraftan kaçınmamış, beni evimden Volvo marka kendi arabasıyla almaya gelmişti. Bayana parayı verdikten sonra evden çekip gittim. Bir daha da uğramadım Esther'in evine. Ben birini sevmedim mi, sevemiyorum üstadım ben ne yapayım.
Tankut Bey ile uzun bir yolculuğun ardından kalacağım yere ulaşmıştık. Güzel görünüyordu mekan. Temiz bir yerdeydi. Her yer temiz zaten.
Eve girdik, güler yüzlü sarışın bir beyfendi karşıladı bizi. 30-35 yaşları arasındaydı. Tankut Bey ile konuşup, evi gezdirip evin kurallarını konuştuktan sonra Tankut Bey ayrıldı. Evin hanımı evde yoktu çünkü kendisi kabin memuru idi bir havayolu şirketinde.
Akşam üstüne doğru evinde kaldığım beyfendi ile Main Street üzerindeki Market Place'e gittik. O market place'in de kokusunu hiç unutmam. tırnak makası, traş bıçağı ve traş köpüğü aldık. Çok güzeldi. Çok mutluydum. Kültür, dil alışverişi yapıyorduk. Hayatımda ilk defa bir yabancıyla beraber oturup sohbet ediyordum.
Herşey yoluna girmişti ve o günden sonra Tankut Bey artık gözümde bir idoldü.
Çok çok şey var daha yaşadığım, kitap yada film olur yani. Ne günlerdi....
Son söz olarak, bu yazıda vermek istediğim mesaj, kanadam.com ekibine güveneceksiniz, bu bir. Bakkala dahi giderken büyük beklentiler içerisinde olmayacaksınız bu iki. Aile yanını seçerken dikkatli olacaksınız bu üç. Koreli kız arkadaşınız olursa çok bağlanmayacaksınız, bu da dört.
Saygı sevgi ve nano teknoloji ışığı ile, Erim Pope the 2nd
Seninkine benzer bir ilk gün hikayesi de ben de var, Kanadam.com ile yazdıklarının altına imzamı atarım. Buraya geri dönüşümün ilk haftasonunda Tankut Bey'le English Bey'de sahilinde ilk defa yüz yüze görüşüp muhabbet edip, bir şeyler yiyip içmiştik, şansa o gün hava mükemmeldi.
Ayrıca kimdi senin koreli kız arkadaşın ? PLI'dan mıydı? Valla Katie bana, eğitimi sonrası arkadaşıyla Amerika'ya gitme planı yaparken senin teklifinden gülerek bahsetti. Ben de Türkler, özellikle Türk erkekleri seni seviyor demiştim. Utandı. Kızardı. :)
arkadaslar cok uzun uzun yazmissiniuz okuyamadim :) ozur dilerim :) vancouverda cok fazla gozlem yapiyorum normalde de boyle bir insanim herneyse.. cinlileri ne zaman gorsem burunlarini karistiriyorlar ozellikle otobus duraklarinda midem bulaniyordu ilk zamanlar ama artik alistim :) birde homeless Molly'i hic unutmayacagim.. downtownda surekli karsilasiyorsunuzdur eminim.. cok fazla hikayem var uzun uzun yazmak istemiyorum,, safeway downtown da fotograf cekerken gozume zenci bi homeless ilisti tam deklansore basicaktim ki adam kosa kosa ustume dogru geliyodu nasi kactigimi hatirlamiyorum :) bu olaylar beyoglunda da cok basima geliyordu herneyse.. :)
ulkemi vatanimi herseyi cok ozledim.. cok karisik zamanlar, dunya dengeleri degisiyor.. herkese kanada macerasinda basarilar.. sevgiyle kalin..
Toronto airport pasaport kontrolunden gecmek isterken bana baya bir sorular sordular, tabi bende yol yorgunlugu filan derken (20 saattir ayaktaydim) her soruya dogru cevap veremedim. Mesela nerden geliyosun diyorlar, ben Hollanda diyorum, sonra bana bakip diyorki yalan soyluyosun Londra'dan geldigin yaziyo burda. Ben evet dogru ama orada sadece aktarmam oldugu icin Londra yaziyo, geldigim ulke Hollanda filan.
Sonra bunlar bir kac soru daha sordu, ve sanirim tatmin edici cevap vermedigim icin tuttular benim ilticaci olma ihtimalim var diye dusunup, garip bir yere gonderdiler.(immigration office) Ozellikle tuhaflarina giden benim bir ogrenci olarak nasil 2 ay sirf tatil amaciyla Kanadaya gelebilmem. Nasil oduyosun filan gibi sorular:)) Orda 2 saat sira bekledim. Gorseniz hep 3uncu sinif insanlar, siyahlar, illegal gozuken insanlar, kollarinda bebeler, pis garip bir yer filan. Uzun bir sirada bekliyosun ve siran gelince sana garip sorular soruyolar, Kanada'da daha uzun kalmak istemediginden emin olmak icin.
Gulsemmi aglasammi sasirmistim. Aglamak daha yakindi o an diyebilirim. Bir yandan yorgunluk diger yandan bu kadar olay. Sirf iki ay tatil icin. Yani dusunun benim ne isim olur bee sizin ulkenizde niye kalmak istiyim. Ailemi arkadaslarimi nicin arkada birakip bilmedigim bir ulkede illegal kalmak iteyim, ustelik European Union vatandasi olarak. Ama gelde anlat. Neyse siram geldi ve bana cikan kisi Allahtan cok gicik degildi. Sorularini yanitladim, sonra dedim geldigime gelecegime pisman oldum, ben Kanadayi tolerant bir ulke saniyordum, hollanda pasaportum var filan, ne alaka burda ilticacilik niye yapmak istiyim. Sonra benim nihayet ilticaci olamiycami anladilar, biraktilar ve gittim. Ordan cikarken ne kadar rahatladim anlatamam. Ister istemez insan bir sekilde kendini cooook kotu hissediyo.
Sonrada bagajimi alip disariya cikmak isterken tutmazlarmi beni. Butun herseyijmi, ne varsa cikardilar filan, kontrol ettiler derken sinir oldum. Hatta bir an dedim, ne isin var senin amerikalarda kanadalarda, otur oturdugun yerde beee:)))
Ve yine anladim ki gorunum gercekten cok onemli.Ben o gun biraz paspal giyinmistim, makyaj filan yoktu, sanirim ondan oldu. Next time siz siz olun elinizden geldigi kadar hos gorunun. :D
aynisi bana hollandada olmustu, ama tabiki o kadarda buyuk birsey degildi, turkiyeden bindim ucaga amsterdanda indim, 200 kisilik ucaktan bir beni birde 3 tane cinliyi aldilar, havalimaninda karakola getirdiler, disarda bekleyin dediler, 3 dakika bekledim, pasaportumu geri verdiler.
belki kanadada cok hollandali gocmen var, belki ondan boyle muamele yapmislardir.
benimde kanadaya gelişim çok koşturmacalıydı.2.45teki uçağım için 12.30 havaalanındaydım check in yaptırmaya gittiğimde ilk ve o an için en önemli şokumu yaşadım ucagım rotar yapmış 45 dakikada ve toronto uçagına yetişemicektim.Zaten ilk defa yurt dışına çıkan biri ve hiç dilbilmeyen biri olarak çok büyük şoktu bu neyse başka firmadan değiştirildi biletim 1.30 uçagına ama işlemlerim için koşturmamm gerekiyordu havaalanında bi uçtan bir uca kaç defa gidip geldiğimi hatırlamıyorum.Neyse koşturdum valizlerimi verdim ve yarılık vakit geldi tabi ilk uzak ayrılış ve yaban eller hüzün kaplıyor seni aile telaş ediyor rıh halin berbat oluyor uçağında erkene alındığı için doyamadığını vedalaşamadığını hissediyorsun.neyse aglayarak gittim pasaport konntolune uçagın kalkmasına 10 dakıka kalmış tam sıra bana geldi adam dememiz mi harç pulu yok o neyaa :S diye kaldım kimse bana onun gerekli oldugunu söylemdiki
neyse geri döndüm annem diyor noluyorr çıktım tekrar havaalanının en başına koştum gerii geldimki sıra berbat halde çok dedim yetişemiyorum gidemicem ne halt edicem ben yaaa:S sıra geldi ban yeniden oh dedim ki adam harş pulu nerde dedi tekrardan dalga geçer gibi zaten sinir küpüydüm kafayı koyucaktım adama yaaa.
geçtim yetiştim uçaga gittim amsterdama indim uçaktan ve hiç kimsenin dilinden anlamıyorum o zaman fark ettim ki deliymişim ben iyi cesaret hiç dil bilmeden yola çıkmak.neyse yol gösteren hoosteslerimiz oldu.amsterdamda chcek in online yapılıyormuş getirdiler pclerin başına bizi dillerinden anlamıyorum nasıl yapıcam neyse gösterdim birine konuşup durdu aptal gibiyim ben zzaten anlamıyorum.neyse yol gösterdi oraya git dedi herhalde gittim.yaptırıyorum işlemleri sorular soruyor ı don't speaak english tek diyebildiğim bu.sonra bir türk kadın geldi yardım etti saolsun biraz sakinledim.ve toronto ucagımın 2 saat rotar yaptıgını istanbuldaki koşturmacanın boşuna oldugunu duydum cıldırdımmm
uçaga bindim bu sefer hiç yakınım da türk yok kendimi yapayalnız hisettim.dayanılmaz o kadar saat uçmak vucudum kasıldı kaldı ama indik sonunda aldım cantamı indim ucaktan.baya yürüdüm dolandım polis sıralarına geldim tekrar sorgu anlamam o bana anlaşıyla bakmazzz .sonra yollaadı tekrar bi yere 6 aydan uzun kalıcagım için aldım ordan asıl vizemi ona bütün kagıtlarımı uzattım allhtan konuşmadıgımı anladıgıiçin anlayışlıydı.vizemide tam dönüş günüme kadar verdi uzun vermedi. sonra homestayım beni karşıladı eve gittik kalıcagım ev güzeldi ve kadın cana yakındı buna çok sevindim.gece 12 de ordaydım kanada saatiyle hemen yattım ama uyandım 2 de saat farkına yorgunluk bile ayak uyduramadı.babamlarla konuştum azıcık vardım diye ve kontorum bittiğini öğrendim kabus gibi burda telefon hattını kullanmak.sese hasret kalıp doyamıyorsun ne yazıkkı ilk başta.
neyse benim iklgün hikayem bu belki uzun yazdım ama ben o anları çok yogun yaşadım kabus gibi gelmişti.ama zamanla sakinleşip alışıyorsun herseye düzene giriyor hayatın çevren. ilk geldiğimde korkuya kapıldım ama durup düşündüğünde hiçbirşey zor gelmiyor dil bilmeden dolanmakta kolay soruyorsun gösteriyolar oyüzden sakin olmaya çalışın yeterr :))
valla resmen icim sıkıldı mavis, bundan sonra daha rahat edersin ve zorluk cekmezsin umarim...
Bugun de No Frills'e gittim alis-veris'e, muffin, maccoroni cart-cut, sonra bi baktim, ana tamek dolma, tamek patlican kizartma!!attim hemen sepete, sonra meyve suyulari bolumne girdim, 2. sok orda tamek kayisi suyu, visne suyu, hemen aldim kayisi suyunu...cok superdi
:) tabi yaa nerde o annelerin dolmasi...ama guzel trk yemekleri yapan yerler var arkadaslardan duydum da herhalde daha ozlemedigim icin gitmedim..gerci bende evde yapiorum yaa :D
Arkadaşlar Kanada'dan istanbul Atatürk Havalimanı'na gelecek arkadaşlara havalimanında yardımcı olabilirimç Dış hatlar geliş - kayıp bagaj bölümündeyim. bu arada sadece hikayelerimizi paylaşalım lütfen :p
@OG okudugunda için sıkıldıgı gibi bende yaşarken sıkıldım ve 2.gün geri dönsemmi demiştim ama alıştım şehirde insanlarla karşılaşıp konuşabilmek yeni yerler görmek okuldaki insanların samimiyeti kalmaya ikna eti beni :))inşşş hiçbirimiz sıkıntı çekmeyiz
:)) yok ole deme baya yer degistiriyor kendisi ama genelde hep oralarda takilio .. bide w. hastingsn orda bi amca var amanin.. copleri didik didik edio ustunde parka gibi delik desik bise var :S turkiyede bu kadar homeless kesinlikle yok..
pes diyorum :) nasi bi cesaret hic ing bilmeden kanadalara gelmek.. bravo.. ama harc pulunu unutman.. :)) cok ii bi tecrube olucak bu sana eminim ama cidden cok acaip sasirdim hic yurtdisina cikmadan hic dil bilmeden tek basina kanadalara gelmek.. bravo sana tebrikler..
evet büyük bir tecrubeydi ama kimse oyle bişeyden bahsetmemişti oncekı hafta arkadasımı gonderdım oda almamşıtı oyle bişey gormemiştim yani.
saol tebrık içinde cesaret nasıl bir cesaret bilmem işsizligin ve okuldan sonra evde 1 yıl beklemenin cesareti olsa gerek :))
harç pulu artık herkesten isteniyormuş.
15tl.
yurtdışında ikametin varsa ödemiyormuşsun. gerçi her okuduğum yerde farklı bir şey yazıyor ama ekşi sözlükte vs gördüğüm kadarıyla öğrenclerden ödemeleri istenmiş
ya ben 4temmuzda geldim buraya ve harc pulu istediler ama arkadasim 20 hziranda vancouvera gitti ondan istememislerdi onu ugurlamaya gitmistim ben havaalanina ondan bendne isteyince sok oldum tabi : siz genede bir sorun bilet aldiginiz yere pasaport kontrolune gelmeden
Oncelikle sunu belirtmek istiyorum... Okyanus uzerinden gecerken ucak tribulansa girince acaip panik oluyorumm.. Ucak dusse kesinlikle baliklara yem oluosun cok korkutucuu ...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2 yil onceydi...
Kanadaya vizem cikmis..Biraz heyecan biraz sevinc biraz burukluk.. Ailenden ayrilis... Karmakarisik duygular icindeyim...
Bana anlatmislardi toronto cok soguk soguk.. Surekli kar yagiyo filan diye... Ilk yurt disi tecrubem olmamasina ragmen, tek basima ilk uzak yolculuktu..
O kadar acmikmistimki surekli guzel bir seyler gelsede yesem diye bekliyordum amsterdamdan toronto ya gelen ucakta ama ne gelse hepsi birbirinden kotu tadlardaydi . Hem cok agir kokuyo hem de doyuracak ebatlarda degil.. Derken ac ve bitap sekilde torontoya indim. Dikkatimi ceken gorevlilerin genelde eldivenli oluslariydi mikrop kapmamak icin sanirim...
Neyse baktim etrafta hic kar yok.. Beni kandirdilar diye dusundum ilk basta... sevinmistim bu duruma..'Bak iste aralik ayindayiz ama hic kar yok havada oyle buz gibi deil' diye dusunmustum...
Yorgunluktan uyuya kalmisim.. Sabah gozlerimi bi actim.. Her taraf dizlerime kadar karla kaplanmis :) 1 gecede o kadar yagmiski.. En azindan yalan soylememisler sonra kar uzun bir sure yagdi ve taaa nisan da kalkti...
cnm bnm.. her yerde kriz var nolucak bakalm.. hersey herkesin istedigi gibi olur umarim.. arkadaslar iran'da ucak dusmus.. herkes olmus.. yakin zamanda ucakla yolculuk edecek olanlara simdiden bol sans diliyorum..
Evet gençler merhabalar nasılsınız bakalım, uzun süredir foruma yazmıyorum. Hazır gençlerimiz böyle Kanada'ya öğrenci olmaya gidip illegal yollardan çalışıp zengin olma hayallerindeyken, hayallerini bir anda yıkacak bir anımı paylaşayım da, herkes mutlu mesut yaşasın, güzel anılarla ülkesine dönsün.
Bu anıma "Das kapital" başlığını uygun gördüm.
Çok uzun olduğu için 6 parçaya ayırmak zorunda kaldım. Ben istemedim forumun özelliği bu, uzun mesajları kabul etmiyor.
DAS KAPİTAL...
PART 1
Buzzz gibi bir Aralık ayı günü. Japon rapçi arkadaşım Kosuke Ikegaya ile o bar senin, bu japon restoranı senin, o liquor store onun, gezip tozuyor "You done put two of Canada's most wanted in the same motherf*c**n place at the same motherf*c**n time, hahahahah" nidaları atıyorduk.
Gün geçmiyor ki bir ilginçlikle daha karşılaşayım. Ben ki hayatının her gününü minimum 1 ilginçlik ile bitiren, geçmişi ve geleceği çok farklı ilginçliklerle dolu olan birisiyim. Fakat o soğuk kış gününde hayatımın en ilginç, belkide en kötü gününe uyanacağımı bilmiyordum. Kış dediniz de, kışın geliyorsun ya dışardan eve, ev feci soğuk. Ama dışarıya göre nispeten iyi. Neyse eller falan donmuş. Uzanıyorsun kanepeye elleri de vücudunun altına hatta cebine falan sokuyorsun. Eller ısınıyor, uyuyakalıyorsun falan. Var mı böyle bir güzellik? Yaz nedir abi? Yapış yapış terle uyanıyosun. Getirdiği aylaklığı saymıyorum. Burnunu falan her an hissedebiliyorsun. İki yürüyorsun terliyorsun. Rüzgar esse bile sıcak esiyor. Yağmur yağsa bile sıcak yağıyor. Bazen kışın öyle yağmur yağıyor ki iğne atıyolar sanki tepeden, öyle güzel. Özellikle kulakların üst uçları falan nasıl ağrıyor yağmur yağarken, nasıl deli oluyorum müthiş zevkli. Burun zaten iptal.
Yine gri, soğuk bir Vancouver sabahı. Hep o Amerikan filmlerinde izlediğimiz, logar kapağından çıkan dumanlar, işe yetişmeye çalışan insanlar, ama yinede herkesin yüzündeki ,görünmesede, sıcak bir gülümseme. İçini ısıtıyor, fiziken gülümseme görmesende. "Oh" diyorsun. "Mutluyum, Vancouver'dayım, Kanada'dayım. İşim var, çalışıyorum. bundan iyi ne olabilir ki" diyorsun ve hızla yürüyorsun Davie üzerinde. Ya da "Davie üzerinde yürüyorum, bundan kötü ne olabilir ki" diyorsun. Oluyormuş efendim. Hemde neler...
Sabahın 8:30'unda hızlı, terlemiş bir şekilde kafeden içeri giriyorum. Pardon bayanlar baylar. Kafeden bahsetmedim hiç. Kafe, ismini vermek istemiorum, Davie üzerinde kahvaltı servisi veren normal standart bir un-chained kafe. Güzel nezih bir ortam Davie'de olmasına rağmen. "Günaydın" diyorum ilk kim varsa kasada. Sophia oluyordu genelde, çok güzel sevimli bir bayandı. O olduğu zamanlar günlerim iyi geçiyordur. Rahatlıkla her derdimi anlatabileceğim çok temiz çok iyi bir insandı. Sonra kendisinin bir hareketi bu imajını bir fırtta sildi. Onu da diğer anılara inşallah.
Geçiyorum günaydın diyerek kasanın önünden. Sonra menajeri görüyorum, her zaman o ilk "günaydın" diyor. Hafif sempatik bir gülümsemeyle mooduma göre ya kafa sallıyorum, yada "günaydın" diyorum. Bir bakıyorum, bulaşıklar boyumu geçmiş. Hızla mutfaktakilerede ayak üstü günaydın deyip üstümü değiştiriyorum. O servis önlüğünü takınca "işçisin sen işçi kal" şarkısı geliyor aklıma. Bir den bir melankoli, bir üzüntü, içten içe pişmanlıklar alıp götürüyor seni, bir bakıyorsun mesai bitmiş.
Patron geliyor saat 10 gibi, yine bir kamyon çakılı mal getirmiş; yumurta, bacon, sosis, peynir, ekmek, sebze-meyve, vb. şeyler. Onları taşıyoruz yarım saat. Belim kopuyor. Ama yinede çaktırmıyorum.
Az çok tahmin etmişsinizdir ne iş yaptığımı. Tahmin edemeyenler için söylüyorum, bir kafede hem mutfakta kahvaltı pişiriyor, hemde ara sıra bulaşıkları yıkıyordum. Zor işti, Saati 8.5 dolardan aylık kiramı ve bi kaç masrafımı giderecekti yaptığım masterplan'e göre. Ama 2 hafta dayandım.
Zor gelmedi aslında iş. Daha devam ederdim. Belki devam etseydim hala orada olacaktım, başıma bir iş gelmeseydi.
Maaş günü gelmişti. İşte olaylar bu günde gelişiyor. 2 haftada bir alıyorduk maaşı. ve bu benim ilk 2 haftamdı yani ilk maaş günüm. Daha önce günlük bahşiş alıyordum, 5 dolar ile 15-20 dolar arasında değişiyordu, bereket versin, ekmek yumurta alabiliyordum onunla. Neyse, akşam oldu, yerlere paspas atıp gerekli alet edevatı yıkayıp yerine koydum. Patron kasada çek yazıyordu. İnanın bayanlar baylar maaşlar filan herşey çekle veriliyor. O yüzden çek olayları orada çok önemli. İşimi bitirdiğimde, aldığım derin nefesi verirken "I am done boss" dedim hafif gülümsemeyle. Paton hafifçe bana bakarak güldü ve kafa salladı. Biraz bekledim, daha sonra beni yanına çağırdı ve çeki uzattı, çeke baktım, üstünde "Erim Tuna" yazıyordu. Çeki alacak kişinin adı bölümünde yani. Sıkı durun şimdi daha önce hiç itiraf etmediğim bir şeyi itiraf ediyorum; benim 2 adım var.
Patrona, "patron benim 2 adım var, ilk ismim olan xxxxx isminide eklersen, çeki bozdurduğum yerdeki çalışanlar sorun çıkartmaz" dedim. "oh tamam o zaman, neydi ismin bi kodlasana" deyip ismimi yazdı ve yanına paraf attı. Çeke bakmadan katlayıp cebime koydum. Heyecanla çıktım o Davie'nin bayırını o soğukta. Terlemiştim biraz, birazda kokuyordum, bütün gün mutfakta duman üstüme sinmişti. Eve gittim duş alıp tekrar çıktım, internet kafeye gidip emaillarımı kontrol edip telefon fiyatlarına baktım. Parayı bozdurduktan sonra alacaktım bir telefon.
Çok mutluydum, artık Japon rapçi arkadaşım Kosuke İkegaya ile sokaklarda daha rahat "Break out the champagne glasses and the motherf*c**n condoms naraları atabilecektim. Liquor store'dan kokanee 6pack yerine bir şişe alizee alıp arkadaşım bay İkegaya'ya "aint nutthin but gangsta parttyyyyy" diyebilecektim. Yaklaşık mebla 400 dolar idi. Evden de gelen para ile kirayı verip kendime Danny's te kat kat peynirli bir hamburger devirecektim.
Money mart'a gittim internet kafeden sonra. Heyecanlıyım çeki bozduracağım. İnanın o kadar uzakta 1 dolara bile ihtiyacınız çok oluyor. Money mart'a girdim, girerken sağ ayağımı önce atıp yüksek sesle "selamın aleyküm hayırlı işler kolay gelsin" dedim. Sıra vardı, bende sıraya girdim ne yapabilirim. Tanıdık yok ki yandan alsın hemen. Sıra yavaş yavaş ilerliyordu bendeki heyecan aksine tüm hızıyla artıyordu. Salgılanan adrenalin ve seratonin ayaklarımı yerden kesiyor, adeta içmeden sarhoş ediyordu.
Sıra bana geldi. "iyi akşamlar" dileyip çeki uzatıp "merhaba bayan bu çeki bozdurmak isitoyrum" dedim. Asyalı esmer bir bayandı. O suratı 40 yıl sonra da görsem unutmayacağım. İlerleyen dakikalarda neden olduğunu anlayacaksınız.
Bayan güler yüzle "tabii efendim alabilir miyim çeki" dedi. Çeki uzattım, bir makinadan geçirdi böyle dönüyor makina. Sonra çeki alıp baktı, hiç çaktırmadan, gülerek "beyfendi bir saniye bekler misiniz içerden bilgi almam gerekiyor" dedi, "tamam" dedim nazikçe. beklemeye başladım. 2 dakika oldu 4 dakika oldu 6 dakika oldu, kadın ortalıkta yok. Arka sıradakiler biraz homurdanmaya başladılar. Kadın arada sırada kafasını çıkarıp eliyle " bir dakika daha bekle geliyorum" diyordu. Tamam diyordum ama sıkıldığımı belli etmeye çalıştığım bir yüz ifadesi ile.
Derken sol arka tarafımda siyah bir şey belirdi. "Hey, how you doin'?" dedi. Bu ses hala kulaklarımda. "Fine" demeye kalmadan önce sol sonra sağ elime kelepçe taktı ve aynen filmlerde olduğu gibi "konuşmama hakkına sahipsin konuştuğun her şey hakkında delil olarak kullanılacaktır" dedi ve beni kenara çekti. Kenara çekilirken kasiyer kız acıyla baktı gözlerimin içine, bende onun gözlerinin içine bakarak "neden" dedim gözlerimle, o da gözleriyle "benim görevim bu" dedi. "Tamam" dedim saygı duyan bakışlarla. İşini yapan bir personeldi kendisi, eminim prim almıştır bu yaptığından dolayı. İşte bu yüzden hatırlayacağım bu suratı.
Polis kenara çekip adımı ve soy adımı sordu "Erim Tuna" dedim. sonra bildiğimiz fonetik alfabeyle kodladı. Fonetik alfabe nedir diye soranlar için; havacılık ve askeri birimlerde ve sektörlerde kullanılan, harflerin tam anlaşılması için her harfe koyulmuş bir isimdir. Örneğin benim adım "Echo Romeo İndia Mike" soyadım "Tango Uniform November Alpha" şeklindedir. Bayan poliste aynen bu şekilde kodladı ismimi omzundaki telsizden, ve sonunda ekstra bilgi de koydu, "last name is like a fish, tuna!" dedi ve gülümsedi. Bende gülümseyip gülümsememe arasında gidip gelen bir mimikle tepki verdim. Bana bakıp güldü, ve nazikçe "üzerinde bir parça kimlik var mı" dedi. "var" dedim "ama arka cebimde". Bayan beni döndürüp arka sağ cebimdeki cüzdanımı aldı, içini açtı ve farklı ülkelerin paralarını görüp "oo ne kadar paran varmış, nerden bunlar" dedi, gülerek "hepsini arkadaşlarımdan aldım hatıra olsun diye koleksiyon yapıyorum" dedim. Her yabancı arkadaşımdan o ülkenin parasını alıyordum. Yani en düşük kağıt parası nese onu alıyordum hatıra olsun diye. Hala saklarım. bir sürü banknotum ve madeni param var, hepsini toplasan 2 lira etmez.
Neyse, kapppıı gibi TÜRKİYE CUMHURİYETİ NÜFUS HÜVİYET CÜZDANImı buldu. Masmavi. İnsana enerji veriyormuş ya mavi. Nasıl lehime kullanırım diye dşünmeye başladım. Zor durumdasın işte, koşup kaçmayı bile düşünüyorsun. İnsanı acaip bir duygu kaplıyor, ben ki hayatında normal Türk polisi ile sohbet etmiş insan değilim, Kanada'da ellerimde kelepçe, herke bana bakıyor. "Ben böyle bir insan değilim, ben bu değilim" gibi şeyler düşünüp, Türkiye'ye döndüğünüz zaman beyninizi saracak olan obsesif kompülsif sinir bozukluğunu kuvvetlendiriyorsunuz.
Polis kimliği aldı baktı baktı anlamadı, pasaport yoktu yanımda, "nedir bu" diye sordu. Dedim " Türkiye'de herkesde olan kimlik, Türkiye'de en geçerli kimlik budur. Pasaportum yanımda yok. ama buna ve bana güvenebilirsiniz, bu resmi kimliktir" dedim, güldü, burnundan nefes vererek. Daha sonra inanması için soğuk damgayı gösterdim fakat ingilizcesi bir türlü aklıma gelmiyordu soğuk damganın. Ne demek istediğimi farketti ve güldü. Sonra iki bayan polis daha geldi. Bayanlardan birisi çok sinirli, çok nemrut suratlıydı. Birisi dünya tatlısıydı, birisi de az önce beni sorgulayan orta şeker iyilikte güzel bir bayandı. Beni dışarı çıkarttılar.
Herkes bize bakıyordu.
Orta şeker iyilikte polis soluma, en iyi tatlı polis sağıma, en nemrut ve huysuz polis karşıma geçip yakınlaştı, hiddetle gözlerime bakıyordu. Belli psikolojik eğitim almışi suçluyu konuşturma konusunda. Beni mi yiyor?
"Nerden buldun bu çeki" dedi, "pardon anlamadım" dedim. Aslında anlamıştım fakat her erkekte olduğu gibi soruyu tekrar etmesini isteyip yalan uydurmak için zaman kazanmaya çalışıyordum. Sinirli ve yüksek bir sesle tekrar "çeki nerden buldun dedim!" dedi. Kendilerine o kadar nazik davranıyordum ki, beni kucaklayıp öpmelerini daha sonra cebime 5 dolar sıkıştırıp, ben reddetmeme rağmen "al bunu al, öğrenci adamsın lazım olur" demelerini istiyordum. Olmadı tabii.
"İstanbul havalimanında buraya gelirken bir ağabey ile tanıştım. Burada kafesi varmış, paraya sıkıştım, kendisinden borç aldım, karşılığında da kendisine kafesinde yardım ettim" dedim. Birkaç defa "arkadaşım" diye bahsettiğim patronumdan "patronun" diye bahsettiler ve bende sinirleniyormuş gibi yapıp "hayır hanımefendi! o benim patronum değil o benim arkadaşım" diyordum. iki üç defa yaşandı bu. Ağzımdan laf almaya çalışıyordu fikrimce. Sağdaki poliste not tutuyordu ve sinirli polisten adımı soyadımı, adresimi ve telefonumu almamı söyledi. Bayan sırayla soruyordu "adın soyadın adresin telefonun" diye. "Telefonum yok, bu akşam bu parayı bozdurup kendime bir telefon alacaktım" dedim üzgün sesle, boynu hafiiiiif bükerek.
"Tamam" dedi. "Tamam" dedim.
"Beni niye tutukladınız, çekteki sorun nedir" dedim. Çeki gözüme sokarcasına ismimi gösterdi, isim sonradan eklendiğine kolpa çekmiş gibi duruyordu. Ve can alıcı ayrıntı ilgimi çekti. Biliyorsunuz çeklere rakam ve yazıyla meblağ yazılır. Bu çekte meblağ yazı ile "four hundred dollars" rakam ile 4000(dört bin dolar) yazılmıştı. Hal böyle olunca çeki benim değiştirdiğimi sanmışlar. Ayrıca kadın ne olduğunu anlamadığım, çekin üzerindeki bir asma kilit resmini gösterdi. Onu anlamadım.
Sonra solumdaki orta şekerlikteki iyi bayan kelepçeleri çıkardı, "serbestsin, gidebilirsin" dedi. Ben şaşırmıştım, çünkü o akşam polis arabasıyla karakola gidip hakkımda işlem yapılacağını düşünüyordum. "sahi mi" diye sordum bunun üstüne. "sahi" dedi orta şekerlikteki bayan. 3üde gülüyordu. Demekki çokkomik görünüyordum..
Evin yoluna düştüm. Ha bu arada polisler çeki alıp "yarın gidip arkadaşınlada konuşucaz ona göre işlem yapıcaz" dedi. Ben tırsaktım tabii. Hemde daha önce hiç olmadığım kadar. Evin yolunda bileklerimdeki kelepçe izlerine bakıyordum. İnanın bana bayanlar baylar, hayatta hiç birşey bu kadar acı veremez o ana kadar emin olun. Yine aynı şeyleri düşünüyor insan; "ben.... erim tuna.... xxxxxxx'ten olma xxxxxx'ten doğma koskoca XXXX'li erim tuna... kanadalarda kelepçe yedin ha."
Direk beyin yanıyor. Bildiğiniz gibi değil. Sakın gençler, illegal çalışma ortamlarına lütfen girmeyin.
Eve geldim, Meksikalı oda arkadaşlarım Juan Manuel ve Ramon Felix oturmuş yemek yiyorlardı. "Selamın aleyküm" deyip girdim içeri. Bileklerimi gösterip çok kötü şeylerin başıma geldiğini anlattım bunlara. Onlarda çok şaşırdı. Ama overreact değil, normal çok şaşırmaydı. Sonra dedim ki "patronu arayayım da bilgi vereyim o yardımcı olur, sonuçta kendisi İranlı, müslüman, kardeş kardeşe yardımcı olur" demiştim.
Patronu arayıp iyi akşamlar diledim. "Patron bu akşam tutuklandım. böyle böyle bir olay geldi başıma ne yapıcaz şimdi" dedim. Çok korkuyordum ama. İçim titriyordu. Elim ayağım karışmıştı birbirine. Ne yapacağımı bilmiyordum.
Patron "bekle ben seni 5 dakika sonra arayacağım" dedi. 5 dakika bekledim. 10 dakika bekledim. arayan soran yok. Dedim ki "tekrar arayayım".
Tekrar aradım "patron ne oldu aramadın haber vermedin" dedim. Fakat 5-10 dakka beklerken de düşüncem "şimdi bu adam bi ayar çeker kurtarır ya beni biliyordur o işini" dedim. Fakat ikinci arayışımda boşuna bunu düşündüğümü anladım.
Patron delirmişti. "Sen Türksün, sen çeki değiştirdin ben biliyorum, üzerindeki para miktarını değiştirdin. Sen yaparsın buna inanıyorum. Sen mahkemeye gidiceksin, hapse gireceksin ve ben senin mahkeme masraflarını seve seve ödeyeceğim" diyordu fakat böyle kibar değil. Ağıza alınmayacak küfürler ediyordu. Ben ise centilmen, saygılı ve soğukkanlı kimliğimi koruyor, küfür etmiyordum, biliyordum ki bu olay telefonda bitmezdi, başıma büyük işler açılırdı.
O kadar şeyden sonra iyi akşamlar dileyip kapattım telefonu. odama geçtim. Uyumak mı? sabaha kadar oturup ağladım. Olay pazar günü yaşanmıştı ve ben pazartesi günü bütün gün evde polis bekledim. Düşüncem beni gelip alacaklar, işlem yapıp sınır dışı edecekler bende çantamı toparlayıp havaalanına gidecektim. Daha orda başlamıştı agorafobili veya agorafobisiz sosyal bozukluk ve obsesif kompülsif sinir bozukluğu.
Pazartesi günü gelen giden olmadı. Çaresizce bekliyordum.
Bu arada olay akşamı Tankut Bey'i arayıp çağırdım. Kendisi saat 11-12 demedi kalkıp ayağıma kadar geldi, hakkını nasıl öderim bilmiyorum. Bana çok destek çıktı ve bu konuda yapabileceklerimizi düşündü. "Paran var mı paran yoksa vereyim" "açmısın yemek yiyelim" gibi şeyler söyledi. Çok destek çıktı bana sağolsun. Kendisini saygıyla selamlıyorum buradan.
Pazartesi akşamı uyanık beklerken sızmışım. salı sabahı çalan telefona uyandım. Arayan kafenin menajeriydi. Ağlıyordu. 40 yaşlarında bir bayandı. Çok iyi birisiydi. Bana işi o öğretmişti, uyulması gereken kuralları, pratik yolları, ciddi konuları. Çok iyi birisiydi.
ağladığını duyunca çok şaşırdım ne oldu filan dedim. Olanları duyduğunu ve çok üzüldüğünü, hemen kafeye gidip konuşmamız gerektiğini söyledi. Apar topar hazırlanıp kafeye gittim. Menajer beni görünce çok sevindi sarılıp ağladı, gözyaşları boynumdan aşağı sanki sonbaharda kurumuş ağaçtan dökülen bir yaprak gibi aktı gitti fakat inanır mısınız o göz yaşları bedenime ılık bir yaz yağmuruymuşçasına huzur ve rahatlık veriyordu. Çünkü önemseyen birileri daha vardı beni. Üzülmüştü kadın olanlara ve herşeyin yoluna gireceğini söyledi. "Patron bu gün çek defterini almaya gitti, polisler geldi konuştuk ve işi hallettik. Senin bşaına gelen diğer Kanadalı çalışanların da başına gelmiş onlar kanadalı olduğundan bu kadar büyük problem çıkmamış. Ah canım benim sen buralarda yalnız başına neler yaşamışsın" dedi. Kendisini saygıyla selamlayıp diğer iş arkadaşlarımın yanına geçtim. Çok mutluydum iş hallolmuştu. Artık Kanada'da kalabilirdim. Sınır dışı edilmiyordum. Diğer iş arkadaşlarımda çok üzülmüştü, aynısı "Erin" isimli bir arkadaşımın başına da gelmişti. Konuştuk dertleştik yine çalıştık. Derken patron geldi. Kendisini saygı yerine kaygıyla selamladım. Hiç birşey yokmuşçasına davranıyordu. Sanki bu olay olmamuştı. Sanki telefonda o küfürleri o etmemişti. Sadece çek defterini aldığını ve yeni bir çek yazacağını, bu gün işe devam edebileceğimi söyledi. Kendisine saygıyla işten ayrılmak istediğimi söylemiştim. Çünkü bana telefonda o sözleri sarf eden birisiyle aynı yerde çalışamazdım. Ama o adam telefonda "olur erim hallederiz sen merak etme bakalım bi ne olmuş sen içini rahat tut" deseydi, o adamın elini öper, kırk yıl kölesi olurdum. Ben ki sevgisi kolayca kazanılmayan, kolay beğenmeyen asi mi asi bir tipim. Lanet olsun.
İşi bırakacağımı duyunca şaşırır gibi oldu ama bozuntuya vermedi. "Sen bilirsin" dedi "bu gün de çalış bu günün parasını da veririz" dedi. tamam dedim. O iş günü kendisinden bir özür bekledim. Özür bile dileseydi çalışmaya devam ederdim belki. Ama dilemedi. Bende ettiği küfürleri tüm çalışanlara söyledim. Onlar şiddetle kınadılar. İş bitti, yeni çeki aldım, defalarca kontrol edip cebime koydum. Sonra parayı aldım tabii. 480 dolar bu sefer. o günkü meblağ 80 tutmuştu.
Akşam telefon çaldı. Arayan patrondu. Kafeye çağırıdı, gittim. Tüm çalışanlar ordaydı, beni karşısına oturtu, yaşanan olayın çok üzücü olduğunıu, kimsenin başına gelmemesi gereken bir olay olduğunu ve benden özür dilediğini söyledi. Belli ki işte çalışanlar onu sıkıştırmıştı özür dile filan diye.
Sonra evdekilere anlattım bu olayı, herşey bittikten sonra tabii. Çok üzüldüler doğal olarak. Annem zaten dayanamıyordu bensizliğe. Maddi yöndeki çalkantıda baş göstermişti. Tüm olanlar Erim Tuna'nın Türkiye'ye dönmesi gerektiğini gösteriyordu. Acı haberi aldığımda çok üzülmüştüm. Beni Türkiye'ye çağırıyorlardı. Ne yapablirdim dönmek zorundaydım.
Neyse bayanlar baylar, buraya kadar okuduysanız teşekkür ediyorum, ortalara kadar gelip "amaaan salla ya çok uzun" deyip sadece bu sonunu okuyan kişilerei tamamını okuması konusunda uyarıyorum.
Bu anıdan mesaj olarak şunu çıkarabiliriz; Kanada'da illegal şeyler yapmayın, kaçak çalışmayın yani. Kanada'ya paranız varsa gidin, çok para kazanma hayaliyle değil. Çok parayla gidin, daha da çok yapın. Orada üniversite okuyun bişeyler yapın ben ne bileyim.
Ben şimdi ne mi yapıyorum? Türkiye'nin dandik bir üniversitesinde havacılık okuyorum. Planlarım Kanada'ya gitmek yönünde. Ciddi anlamda gitmek ama. Yani mesela bu yaz gidicem tekrar görmeye arkadaşları. Ama göçmenlik filan düşünüyorum o derece.
Kosuke İkegaya mı? O 17 Ağustosta sokaklarda Bitches get ready for the throwdown, the shit's about to go down uhh, me and Kosuke about to clown" diye bağırmak üzere Edirne'ye geliyor.
Ellerine saglik erim , Msnde bu hikayeni az cok anlatmis, derslerimi alip gelmistim buraya zaten.. Kosukeye'de Edirne sinirlarinda keyifli tatiller diliyorum. Cizgilerinden opuyorum.
M.I.A soyluyor ,
"I fly like paper, get high like planes
If you catch me at the border I got visas in my name"
o zaman biraz uyanık olucaksın, çeke bakıcan.sonradan ismini yazdırınca sorun çıkacağı zaten baştan belli.önce bir kontrol etsene sonradan isminin yazıldığı yere!belki o sırada 4000'ide görücen.ayrıca hikayene bu kadar dramatik ve acı vermende klasik Türk filmlerinden ne kadar etkilendiğini gösteriyor.maalesef yurtdışında yaşayan türk arkadaşlarımız çok duygusal oluyor ve forumlara genelde bunalım yazılar yazıyolar. aşın artık bunları!!!!!
Şimdi İsmail Soyder beye bir kaç kelamım olucak. Beyfendi bu yorumunuzda terbiye ve saygı sınırını aşmadığınız için önce sizi tebrik ediyor ve ---edited--- 10 defa Kanada vizesine başvurmasına rağmen red almış birisi olduğunuzu düşünmediğimi söylemeden edemiyorum. Efendim böyle durumlar genç arkadaşlarımzın başına gelmesi muhtemel durumlar. Bende bu olayı yaşadığımda tam ömrümün baharında, ergenlik çağının en çalkantılı dönemlerinde, 18 yaşımda idim. Dolayısıyla bilinçaltıma bir çivi gibi çakılmış bu olay, her daim aklıma gelmekte ve beni bir pişmanlığa ve duygu fırtınasına sokmakta. Belki böyle bir olay başıma gelmeseydi halen daha Kanada'da olacaktım. Mesajım bir duygu sömürüsü değil, gerçekleri anlatan ve Kanada'ya gidecek olan genç arkadaşlarımıza bir tavsiye niteliğinde. Kaygı ve saygılarımla.
Yonetici notu: Ifadelere dikkat lutfen. Muhattabiniz ollan kisinin yanitlama tarzindan hoslanmasaniz bile onu asilsizca itham etmemelisiniz. (Simsar, isci kacirmak)